Yerel yönetimler içerisinde sadece Küçükçekmece Belediyesi bünyesinde bir kadın sığınma evi var... Başlangıçta ilçe sınırları içerisindeki kadınların problemlerine çare bulmak için kurulan sığınma evinin sınırları bunu çoktan aşmış. Bırakın İstanbul’u, Türkiye’nin dört bir yanından gelenleri, Türk uyruklularla evlenen yabancıların başvurularıyla uluslararası bir hizmet verilmeye başlanmış.
Bugüne kadar yüzlerce kadına yeni bir hayat kurma, ayaklarının üstünde durabilmek için destek olan sığınma evindeki hizmet gönüllülük esasıyla yürütülmekte. Yerel yönetimler yasasında böyle bir madde olmadığı için belediye bütçesinden herhangi bir kaynak aktaramıyor ama evin bütün idari giderlerini karşılıyor, yapılan etkinliklerde mekanlarını kullandırıyor ve sağlık hizmetleri konusunda destek oluyor. Hukukî desteği İstanbul Barosu Kadın Hakları Komisyonu, psikolojik desteği ise gönüllü psikolog ve sosyal hizmet uzmanları sağlıyor. Evde kalanların giyeceklerinden, yiyeceklerine, eşyalarına kadar her şey yardımsever kişi ve kuruluşların katkılarıyla sağlanıyor.
Hani derler ya “İp gibi aktı gözyaşları, hiç durmadı” diye. Ağladıkça anlattı, anlattıkça ağladı. Ve sanki tekrar yaşadı o günleri. Bir süredir burada kalıyor. Şiddetin her türüne maruz kalmış. Hakaret de duymuş, eve de kapatılmış, aç da bırakılmış, hemen her gün dayak yemiş.
“Uykudan dayakla uyanır, dayaktan yorgun düşer uykuya dalardım” diyor. Evliliğinin ilk yıllarında kayınvalidesi onu da eşini de dövermiş. Sonra eşinin dayakları başlamış. Yıllarca çocuklarıyla birlikte yaşamışlar bu acıyı.
“Ben alışmıştım da çocuklarımı dövmesine dayanamazdım, kıyamazdım onlara. Her şey yasaktı. Evden dışarı çıkmak, komşuya, alış verişe gitmek, telefonla konuşmak, banyo yapmak her şey... Yüzümü yıkamaya korkardım. Sürekli ‘öldüreceğim seni’ derdi. Beklerdim ne zaman diye. Sürekli aşağılardı, ‘sen insan değilsin, benim ekmeğimi yiyorsun’ diye. Gece gündüz dayak artık hep bizimleydi. Televizyonda bir programda ‘kadınlar dayak yemesin, korkmasınlar’ diye bir konuşma duydum, sığınma evlerinin varlığını öğrendim ve buraya geldim. Bunun sonu yok, ömür boyu dayak yiyeceğim diye düşünürdüm. Böyle yerlere gitsem ayıp olur, töreleri, ailemi çiğnemiş olurum sanırdım. Oysa bu bir mücadele, bir başlangıç, ayakta durmak demek. Bu dünyaya dayak yemek için gelmemişim, dayak hayat karartıyordu. Ben bütün dayak yiyen kadınlardan haklarını aramalarını istiyorum. Kimseye çoluk çocuğunu bırak demiyorum ama böyle yerler var, haklarını arasınlar. Bir gün dayak yerlerse, kesinlikle ikinci gün de üçüncü gün de var. Bunun sonu yok, artarak devam ediyor. Ben utanıyordum, utanmasınlar. Eskiden uyuyamazdım, ama bir süredir horul horul, korkmadan uyumaya başladım. Burada arkadaşlarla konuşuyoruz, birbirimizin durumunu değerlendiriyoruz, öğreniyoruz. Benim kendime güvenim de geldi. Her gün şükrediyorum buraya geldiğim için...”

Düğünden zindana...
Adları Ayşe, Emine ya da Yıldız... Hiç farketmez... Adlarını söylerken ses tonlarını düşürüyorlar. Sanki geride bıraktıkları, unutmaya çalıştıkları geçmişleri duyar diye...
Ankara’dan, İstanbul’dan, Konya’dan ya da Mardin’den gelmişler... O da hiç farketmez. Yurdun dört bir yanında aynı durumda olan o kadar ç kadın var ki...
Ne yazık...
Yaşları!...
...20, 25, 30, 50...
O da farketmez... Genç ya da yaşlı, acıları ortak!...
Birbirini hiç tanımayan bu kadınlar; aynı acıyı, aynı sıkıntıyı yaşıyorlar. Mutlu bir yuva kurmak için adım attıkları evlilik onların kâbusu olmuş. Ezilmiş, horlanmış, dayak yemiş ama susmuşlar. Karşı koyamamışlar...
Kimininki neredeyse bir ömür sürmüş, kimi işin başlarında durumun düzelmeyeceğini anlayıp çareler aramış.
Bugün, sonunda kendilerine sığınacak bir yer bulan birkaçının hikayesini paylaşacağız...
Uzun süredir konuşmak istiyordum onlarla, bugüne denk geldi. Tam da 8 Mart’ın ertesine...
Yazıya geçmeden bir cümle size: “Şiddet başladığı zaman hoşgörü, gözardı etme, utanma bunları bir tarafa bırakıp çözüm bulmak gerek. Çünkü bilimsel olarak da kanıtlanmış. Şiddet durmaz artarak devam eder...”
Evet anneler, şimdi çocuklarınızı yetiştirirken “önce insan” demenin önemi daha bir ortaya çıkıyor galiba. Aşağıda güvenlikleri açısından hikayelerini genel hatlarla geçtiğim ama beni uykusuz bırakan kadınların da birer anneleri vardı, unutmayalım...

Anneler ve çocukları...
Menekşe Baş, yedi yıldır sığınma evinden sorumlu.
“Herkesin ayrı bir hikayesi var ve her biri kendi içinde ç şey barındırıyor. Benim de ç zorlandığım zamanlar oluyor” diye anlatıyor. Biz gittiğimizde çocuklarıyla beraber hemen her yaştan kadının yer aldığı eve acaba daha ç kimler sığınıyordu?
“Küçük yaşta aile zoruyla yapılan evliliklerini otuz yıl sonra noktalayıp gelenler de var. Ama evliliğinin ilk yıllarında durumu farkedip başvuranlar çoğunlukta. Genelde 19-35 yaş arası. Gelen kişinin beyanı yeterli. Asıl amaç şiddete (fiziksel, duygusal, ekonomik, cinsel istismara) maruz kalan kadınlarımızın varsa çocuklarıyla beraber sorunlarına çözüm bulmak, yeni hayat seçenekleri oluşturabilmek ve korkularından kurtularak, özgüvenlerini yeniden kazanmalarını, kendilerine yetebilmelerini, topluma katılımlarını sağlamak... Duygusal ve sözlü şiddete katlanıyorlar da çocuklarının önünde dayak yemeye dayanamıyor, utanıyor kadınlar. Eğitim düzeyi genelde düşük olan kadınlar geliyor. Bir meslek sahibi olan, eğitimi olanlar daha çabuk toparlanıyor, bu sorunu kendi içinde daha rahat çözüp, ayaklarının üzerinde durabiliyor. Onun için kırsal kesimden müracaat daha fazla. Türkiye’de kadınlarımız bilinç olarak artık ç farklılaştı. Daha sıkı olarak takip ediyorlar her şeyi, haklarını öğreniyorlar artık. Dolayısıyla da bize kolay ulaşıyorlar...”

-Zor da olsa bu kararı alacak cesareti gösteren kadınlar buraya geldikten sonra nasıl bir süreç yaşanıyor?...
“Önce psikolojik destek ç büyük önem taşıyor. Kaybettikleri özgüveni yeniden kazanmaları, hayata yeniden başlamaları, dış dünyayla iletişime geçmeleri için bu ç önemli. Hanımlar her yola başvurup çözüm bulamadıkları için bize geldiklerinden yüzde doksanı boşanma konusunda kesin kararlı oluyor. Ücretsiz avukat tayin ediyoruz. Sonrasında psikolog ve sakinimizin ortak kararıyla çalışabilir noktasına gelince iş istihdamı sağlanıyor. İkinci el eşya projemiz var. Oradan gelen yardımlarla birkaç hanım ortaklaşa evlerini kurup yeni düzenlerine başlıyor...”

-Kadınlar tek başlarına gelmiyor tabii. Çoğunun yıllarca yaşadıklarına katlanma nedeni çocukları. Çocuklar ne oluyor?...
“Anneler şiddet ortamında bırakmak istemedikleri için beraberinde getiriyorlar. Psikolojik destekten sonra eğitimlerine devam ediyorlar. Kendi kreşimiz olmadığı için küçüklere ücretsiz kreş temin etmeye çalışıyoruz. Erkek çocuklarda on yaşın üstündekileri alamıyoruz ama kız çocuklarda yaş sınırı yok. Bütün sığınma evlerinin ana kuralı bu. Başta böyle bir kurala ben de tepki göstermiştim ama yerinde bir kural. Şiddet ortamında büyüdükleri için erkek çocuklar genellikle kendinden küçük kız çocuklarına şiddet uyguluyor, bunu yaşayarak gördük...”
Sığınma evinde durumlarına göre 6 ile 8 ay kalan kadınlar yeni hayatlarına hazır haline gelince, birkaç arkadaş ortak yeni evlerine çıkıyorlar. Bu evin eşyaları da “eskimemiş eskiler” adıyla yapılan çalışma kapsamında gelen yardımlarla karşılanıyor. Hani hepimizin evinde olan, kullanmadığımız, ne yapacağımızı bilemediğimiz giysiden, mobilyaya, perdeye, örtüye, tabak çanağa kadar olan eşyalardan söz ediyorum. Belediye görevlileri kendi araçlarıyla bunları yardım etmek isteyenlerin evinden alıyor ve bu eşyalar yeni sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılıyor.

Otuz seneye elli milyon!
Adı... Siz herhangi bir ad verin ona. Yaşı da öyle. Yıllarca dayak yiyerek susan herhangi bir kadın o... Çocuklarını yetiştirerek, kendi ayaklarının üstünde durmaları için didinen bir anne. “Ben anneyim, annelik fedakarlıktır” diye giriyor söze.
Kimseye anlatmamış yaşadıklarını bugüne kadar. Evin içinde geçen ömrü boyunca şiddeti yaşamış, susmuş. Ne ailesi bilmiş, ne de komşuları. Ve öyle üç-beş yıl değil çocukları kendi yuvalarını kurana kadar sürmüş...
“Ben birç şeyi aştım artık. Ağlamıyorum mesela, ilk zamanlar ben de ağlıyordum hep. Neden daha önce yapmadın bu başlangıcı derseniz, benim bir eğitimim, işim yok. Eğer kendi ayaklarımın üzerinde durabilecek durumda olsaydım, bir işim olsaydı en başından çocuklarımı alıp çıkardım. Onlarla birlikte gidebileceğim, destek alacağım kimsem yoktu. Kızımı benim yetiştirildiğim gibi yetiştirmedim. Çocuklarımın benim yaşadıklarımı yaşamasını istemedim, onları bıraksaydım benden daha kötüsünü yaşayacaklardı. Ve çocuklarım istediğim noktaya geldiğinde artık benim de sabrım bitti. Evden ayrıldım, boşanma davası da açtım, alabileceğim bir nafaka var. Bunca zamandan sonra onu istedim. Benim söylemek istediğim asıl şey şu. Ben çalışma hayatı boyunca eşime destek oldum. Ne yaptıksa beraber yaptık. Onun aldığı maaşın hakkının fazlası bende var. Bir ömrü evin içinde geçirdim. Ve şimdi avukatım bana yasaların benim için uygun gördüğü nafakayı söyleyince ş yaşadım. Adalet bana onca yıldan sonra 50 milyon veriyor. Benim aylık ilaç harcamam bunun birkaç katı. Yıllarca çalışmadım, evden dışarı çıkmadım, boyun büktüm, bükmeyince dayak yedim ya da başka şeyler oldu. Ben bu yaştan sonra hangi işi yapabilirim? Ancak çocuk bakabilirim. Şimdi... Kadınlar Günü diyorlar. Hangi gün? Kadın hakkı, hangi hak? Adaletin verdiği bu! Koca tabii ki vermez...”
Ben tekrar soruyorum “Abla keşke daha önce yapsaydın bu ayrılığı, değdi mi çektiklerine” diye.
“Kızım da aynını sordu ve evet dedim. Sizi ç güzel yetiştirdim” diyor gururla ve yaşadığı bütün acıları bastıran sesiyle. Önce anne... Kadınlığından, her şeyden önce anne olduğunu bir kez daha ortaya koyarak.
Bir süre öncesine kadar birbirini hiç tanımayan ortak bir acının birleştirdiği kadın ve çocuklar yeni bir hayata hazırlanıyor şimdi. Bir mesleği olanlara iş bulunuyor, olmayanlar da meslek edindirme kurslarına gönderiliyor. Çocuklara ıyorum. Boy boy, güzel yüzlü çocuklar. Size yüzlerini gösteremiyoruz. Çünkü anneleri sanki bir kaçak hayatı yaşıyor. Kaçak hayatını kim yaşar? Benim bildiğim bir suçu olan, bir ayıptan kaçanlar. Oysa burada!.. Ayıbı yapanlar, başkalarının yaşamını karartanlar elini kolunu sallayarak dışarda dolaşıyor, hiç utanmadan insanların yüzüne ıyor. Ve belki de bazı komşu kadınlar onlara bakarak vahlanıyor, “Karısı evi bırakıp gitmiş” diye.
...Ve belki de bazı komşu kadınlar da şöyle diyor: “Erkektir sever de, döver de”...
Komşu kadınlar ve komşu erkekler “Kadınlar Gününüz” kutlu olsun...



Evsizler Evi

Metin sarı lacivert topu tekmeliyor. Fenerbahçeli’ymiş zaten. Daha dokuz yaşında. Beraber top oynadığı kişi ise yirmiyi ne kadar geçmiş tahmin etmek zor. Yakasına ismi ve bir numara iğnelenmiş. Konuşmuyor, yüzüne ınca da ışlarını kaçırıyor. Ya da onları bir noktada sabitleyemediği için ben öyle zannediyorum. Metin ise durmadan anlatıyor. Babasının alkol alışkanlığından, üvey babasının kardeşleriyle gidişine, yanlarına sığındıkları dedesinin sürekli kavga edip onları dışarı attığına kadar her şeyi; “Dışarıdan geldik buraya. Sokaklardan, polis yanlarından falan... Annem hasta” diyor hastalığın ismini söyleyemiyor. Annesi geliyor yanımıza “epilepsi” diye tamamlıyor onun sözünü...
“Yıkayamadığım için saçlarını tıraş ettirdim” diyor bütün ümidini bağladığı oğluna bakarak, “Hastalığım yüzünden ailem beni dışlıyor, eşim de aynı şekilde. Kendime iş arıyorum...”
Üç gündür Alibeyköy’deki Tevfik Aydeniz Spor Salonu’nda kalıyorlar...
Sahanın içinde yan yana dizili ince yataklar arasında en derli toplusu onunki. “Yatağını ne güzel toplamışsın” diyorum. “Ben hep öyleyim” diyor biraz utanmış biraz da vazifesini yapmış insanların rahat edasıyla...
“Neden sokaklardasın” sorusunun cevabı, “Alkol... 14 yaşımdan beri içiyorum. 3,5 yıldır da İstanbul’da sokaklardayım” oluyor...
Tabii öncesini merak ediyorum, bir evi, ailesi yok mu diye?... “Evim Ankara’da. İki çocuğum var. Oğlum liseyi bitirdi, kızım ortaokula devam ediyor. Ben Kredi Yurtlar Kurumu’nda memurdum. Kaloriferciyim ama olmadı, yürümedi...”
-Kendin mi geldin buraya?...
“Havalar öyle soğudu ki, Kadıköy’den arkadaşların yardımıyla geldim. Beni orada herkes tanır, ‘garip’ derler bana. Şiirlerim vardır ç, en meşhuru “gurbet”... Okuyayım size...
Gurbet deme de bana ne dersen de.
Her söz başımın tacı.
Ama gurbet dendi mi bana
Ben ben olmaktan çıkarım.
Bir tuhaf olurum anlatamam.
Sus be arkadaş
gurbet deme de bana
ne dersen de
Her söz başımın tacı...
.......
Onun gurbetliği Ankara’daki ailesinden uzakta sürüyor, bitmeyen şiiri gibi. “Ailenin yanına gitsen, gidip görsen” diyecek oluyorum cevabı kısa, “Cesaretim yok ki karşılarına çıkmaya...”
Bir süredir içmediğini, artık içmeyeceğini söyleyerek uğurluyor bizi. “Karşıya yolunuz düşerse Kadıköy Deniz Otobüsü iskelesinin oradayım beklerim” diyerek.
Birbirine sarılmış oturan çocuklukla gençlik arasında dört beden var yan tarafta. Sorularıma cevap alamıyorum onlardan. Biz konuşmak istedikçe sanki bir intikam alırcasına, “Gaps yapacağız, kapkaç yapacağız” diye tekrarlıyorlar. “Sokakta mı yaşıyorsunuz” diye soruyorum ısrarla... “Bazen sokakta, bazen evde, süt annemin yanında” diyor biri... O arada adının Muhammed Enes olduğunu söyleyen genç yaklaşıyor, “Abla sen Mecidiyeköy’e geldin mi?... Hani ışıklarda bana iki milyon vermiştin”... Anne babası daha kırk günlükken yurda bırakmış onu. “Geçen yıl da dayak yüzünden kaçtım” diyor. Tabii bu onun anlattığı. Çünkü pek çoğunun önce anlattığı ile sonra anlattığı birbirini tutmuyor. Önce “resmimi çekmeyin” diyor sonra da poz veriyor. Bir yandan da “Benim de şiirlerim var şimdi bir tane uydurdum hemen okuyayım” diyor.
“Sigara, sigara” diye yanımıza yaklaşanlara içmediğimizi söylüyoruz. Başlarını sallıyorlar iki dakika sonra yine “sigara” diye yaklaşıyorlar yanımıza.
Evsizlerin toplandığı spor salonuyla ilgili haberler basında yer aldıktan sonra pek ç kayıp kişi de ailesine kavuşturulmuş. Ekranda yakınını, tanıdıklarını görenler Alibeyköy’e koşmuşlar. Ellerinde yakınlarının fotoğrafları ile umut peşinde olanlar her gün gelmeye devam ediyordu... Sağır dilsiz oğlunu arayan bir anne baba da çocuklarının fotoğrafını çaresizce bir yetkililere, bir evsizlere göstererek arayışlarını sürdürüyordu.
Yozgatlı Mehmet Güngör de iki yıldır kayıp olanlardan. Bir hemşehrisi onu televizyonda görmüş ve spor salonuna koşmuş. “Babasına haber verdim almak için İstanbul’a geliyorlar, benimle gelmiyor ikna edemedim” diye anlatıyor adını vermek istemeyen köylüsü... Bölük pörçük konuşan Mehmet’in söylediklerini anlamak, birleştirmek mümkün değil... “Çoluk çocuğun var mı memlekette” diye sorunca “Memlekette çoluk çocuk var mı araştırırız, önce kendi sağlığımız” diyor. Hemşehrisi Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Atatürk evinde güvenlik sorumlusu olarak çalıştığını, sonra ruh sağlığının bozulduğunu, eşinden ayrıldığını ve ortadan kaybolduğunu anlatıyor. “Ne güzel işin varmış” deyince “Evet öyledir, işlerimiz iyidir” diyor Mehmet sırtını dikleştirerek... “Dönersin artık Yozgat’a’ deyince dudak büküyor, “Belli olmaz...”

Sıcağa smaç...
Geçen hafta “durun, şimdi benim zamanım” diye hüküm sürdü kar... Yurdun pek ç yerinde olduğu gibi İstanbul da teslim oldu bu koca beyazlığa... Koca şehrin bütün imkanlarına, teknolojiye rağmen kar örttü herşeyin üstünü...
Okullar tatil edildi, insanlar işlerine giderken perişan oldular, kimi de hiç gidemedi...
Akşam olup da evine ulaşanların bir kısmı şükretti sıcak bir yuvaları olup karınları doyduğu için. Bazıları ise bunun ne büyük bir nimet olduğunu zaten hiç farkedemedi.
Dedik ya; kar her şeyin üstünü örttü. Evlerin de evsizlerin de... Günler öncesinden uyarılar yapılmış olsa da hazırlık yapacak durumları olmayan mekansızların da.
Onlar köşe başlarında, sokak aralarında, bankamatik civarlarında hemen her gün karşılaştığımız ama tanımadıklarımızdı. Onların evleri, bizim öylesine koşturduğumuz, yürüyüp geçtiğimiz yollar, merdiven altları, adına barınak denen ama barınılmayacak durumdaki yerlerdi.
Gece ayaza kesince insanın iliklerini donduran havada sonsuz bir uykuya kalmamaları için Büyükşehir Belediyesi onları bir mekana topladı... Birkaç günlüğüne de olsa yataklarda uyudular, sıcak yemek yediler.
Bir yerde aniden kesilen hayat hikayeleriyle yüzlerce evsiz bir spor salonunda buluştu.
Genci de vardı aralarında, yaşlısı da... Kadını da çocuğu da... Ve o spor salonunu ziyaret edenler tribünden hiç unutamayacakları bir saha görüntüsünü kaydettiler hafızalarına... Yan yana dizili yataklarda kayıp insanların, kayıp hayatları seriliydi.

Güneş çıkınca unutulacaklar
Geçici barındırma merkezinden sorumlu Büyükşehir Belediyesi Acil Yardım ve Cankurtarma Müdürü Doktor Mehmet Yıldırım amaçlarının insanları donmaktan kurtarmak olduğunu söylüyor;
“Donma ölüme götüren acil bir sağlık problemi. Bizim buna doktor kimliğimizle müdahale etmemiz gerekiyor. Yaptığımız şey bu. Ambulans ekiplerimiz 112 numarasından aldığı ihbara göre olay yerine gidiyor, değerlendiriyorlar. Hastaneye mi gitmesi gerekiyor, sadece donma riski mi var diye. Hastalığı yoksa buraya getiriyoruz. Önce banyo yaptırıyoruz, yeni kıyafetler veriyoruz içeriye yatırıyoruz. Güvenliklerini yemeklerini ve birinci derece dediğimiz sağlık hizmetlerini karşılayıp ilaçlarını temin ediyoruz. Yani iç çamaşırından, sigarasına, yemeklerinden ilaçlarına kadar her şeyi. Ama donma riski olanlara, o risk ortadan kalktığında bu hizmet sona erecek...”
Onun da şikayetçi olduğu noktalar var,
“Bu bile suistimal edilmeye kalkılıyor. İnsan bu işi severek yapmasa yarım saat bile yapılacak bir iş değil aslında...”
Doktor Yıldırım gelmeyi reddedenler, sokakta kalmak isteyenler olduğunu anlatıyor;
“Genellikle antisosyal insanlar. Bir evde, insanlarla birarada yaşamayı istemeyen sokakta yaşamaya alışmış kişiler bunlar. Mesela geçen sene de burada olan bir evsizi Kayışdağı Darülacezeye yerleştirdik. Son derece rahat bir yer orası. ‘Biraderimi ziyaret edeceğim’ diye kaçmış. Şimdi yine donmak üzereyken getirdiler buraya...”
Sözünü ettiği kişi İsmail Deliorman ümseyerek dinliyor doktoru, “Oraya gitmek istemiyorum, sokakta bıraktığım yerden devam edeceğim” diyor. “Nerede bırakmıştınız” diyorum, “Başladığım yerde” diyor gülerek. Belli ki hayatında anlatılacak ç şey var ama şimdilik bunu istemiyor. Ne bacağını nasıl kaybettiğini söylüyor, ne de ailesini. “Bir zamanlar ailem vardı” diyor sadece.
Biz gittiğimiz ana kadar geçici barındırma merkezine kayıtlı sayısı 186 idi. Bunlardan 29’u belediyenin sağladığı imkanlarla memleketine gönderildi. 7’si Darülaceze’ye yatırılırken 10 kayıp kişi de ailesine teslim edildi. Çeşitli suçlardan aranan 3 kişi de emniyet güçlerine teslim edilmiş.

Ç kutusuyla kavga edenler
Büyük bir kısmı kendinden geçmiş vaziyette yatıyor. Bir kısmı sürekli olarak yürürken, ç tenekesiyle kavga edenleri bile var.
Koca dayağından kaçanlar da gelmiş
Saha içinde erkekler kalıyor. Bayanlara üst katta bir oda ayrılmış. Aralarında kocasının dayaklarından bıkıp çocuklarını bırakıp buraya sığınanlar da var, sokakta kendinden geçmiş vaziyetteyken alınıp getirilen de.
Kadınların sayısı az. Ama birbirleriyle pek geçinemiyorlar, biri sürekli ağlıyor. Adının Ayşe olduğunu kolları ve bacaklarının tutmadığını, çocuklarını babasına bıraktığını söylüyor. Bir Bostancı’da, bir Silivri’de oturduğunu anlatıyor. Gözleri hep bir noktada takılı sanki kaybettikleri oradaymışçasına.
Arif amca Florya Menekşe’de bir barakada yaşıyormuş. 35 senedir İstanbul’da. “Bir bacım var. İçki içtiğim için almıyorlar. Lokantalar yemeğimi, içkimi veriyor. 65 yaşındayım 13 yaşından beri içiyorum...” Yanıbaşından bir ses geliyor. “ razı olsun burada bize iyi ıyorlar, sokağa dönünce de çaresine bakarız.”
Dönüşümlü olarak 30 kişilik ekiple sağlıktan, yiyeceğe, güvenliğe kalabalık bir kadro çalışıyor Soğuk Hava Mağdurlarını Barındırma Merkezi’nde. Fatma teyze geçen sene de görevliymiş burada. “Günde dört öğün yemeklerini veriyoruz. Sürekli çayları da var. 250 kişiye kepçe sallıyorum her gün. Geçen sene gelenler de var yine. Bayanların sorunlarını çözmeye çalışıyorum ben de anneyim anlıyorum onları”...
Dışarıda güneş eriyen karın üzerinden yansıyor. Hava düzelmeye başlayınca spor salonunda zaman zaman yankılanan evsizlerin naraları yerini yine top oynayan gençlerin sesine bırakacak. Yanıbaşlarından geçerken çoğu zaman farketmediğimiz ya da gördüğümüzde bir an önce uzaklaşmak istediğimiz kayıp mekanlarını dolduracaklar. Son bir kez ıyorum sıra sıra dizili yataklara salondan çıkarken.
“Bu gece nasıl uyuyacağım” diye düşünerek...


alıntı